Fernsehen, Uzak Görmek ve Televizyon
Almanca “der Fernseher” derken biz neden “televizyon” demeyi seçtik? Bir toplumun kendi dilinde yeni kavramlar üretme cesareti, o topluma dünyayı anlama ve kendi evrenini kurma özgüveni verir.
Bir dilde yeni bir kavram için sözcük üretmek, sıradan bir dilbilgisi faaliyeti değildir. O toplumun kendine duyduğu saygının ve dünyayı kendi penceresinden tanımlama iradesinin bir göstergesidir. Bugün birçoğumuzun "uydurukçuluk" diyerek burun kıvırdığı Türkçe arılaştırma çabaları, aslında bir "zihinsel bağımsızlık" mücadelesiydi. Ancak bu mücadele bazen toplumsal bir özgüven duvarına çarptı. Bazen de kasıtlı üretilmiş komik, saçma ve kötü niyetli çarpıtmalara maruz kaldı.
Almancanın Özgüveni: fernsehen ve der Fernseher
Almancaya baktığımızda, dışarıdan gelen kavramları "evcilleştirme" konusunda muazzam bir özgüven ve büyük bir doğallık görürüz. Latince ve Grekçe kökenli "tele-vision" (tele: uzak, vision: görüş) sözcüğünü olduğu gibi almak yerine kendi köklerine dönüp "fernsehen" (fern: uzak, sehen: görmek) demişlerdir. Cihaza ise "der Fernseher" (uzak-görür) derler.
Bir Alman bu sözcükleri kullanırken ne bunların ne "uydurukça" ne de "bilimsellikten uzak" olduğunu düşünür. Onun için bu, dilin doğal işleyişidir. Alman için konu tek başına sözcüğün kökeni değildir. Önemli olan kavramın kendi dilinde karşılık bulmasıdır.
Peki biz televizyona "uzakgörür" deseydik, bu birilerince "oturgaçlı götürgeç" seviyesinde bir alay konusuna mı dönüşecekti? Muhtemelen evet. Ne yazık ki...
"Oturgaçlı Götürgeç" Karikatürü ve Zihinsel Prangalar
Türkçenin arılaşma süreci, yıllarca aslında hiç var olmamış "oturgaçlı götürgeç" (otobüs) veya "gök konuksal avrat" (hostes) gibi uydurma örneklerle sabote edildi. Bu mizah aparatları, halkın kendi dilinin üretim kapasitesine olan güvenini sarsmak için birer silah olarak kullanıldı. Bu örneklerden çok sayıda benzeri bulunabilir. (Not: yukarıdaki ikinci örneğin durumu ironiktir, avrat sözcüğü Türkçe bile değildir, Arapçadır, dolayısı ile sözde "başarısız arı Türkçe çabalarına(!)" iğneleyici bir uydurma örnek olarak bile verilemez.)
Kendi dilinden sözcük üretmenin "komik" veya "eğreti" gelmesinin altında yatan sosyolojik neden, derin bir özgüvensizliktir. Osmanlı’dan miras kalan "yüksek kültür dili (Arapça-Farsça) ve halk dili (Türkçe)" ayrımı, modern dönemde yerini "bilim dili (İngilizce-Fransızca) ve ev dili (Türkçe)" ayrımına bıraktı.
Kendi köklerimizle teknik bir terim üretmeye çalıştığımızda bazen bilinçaltımızdaki o ses fısıldıyor: "Bu kadar basit bir sözcük, bu kadar karmaşık bir teknolojiyi karşılayamaz."
İthal Modernlik Yanılgısı ve Bilgisayarın Başarısı
Sıkça ve sessizce öne sürülen örtük iddia şudur: "Teknolojiyi biz üretmiyoruz, o yüzden adı da ithal gelmeli." Eğer bu doğru olsaydı, bugün "computer" sözcüğünü kullanıyor olmamız gerekirdi. Oysa biz, bilgisayarı da üretmedik ama ona muazzam bir isim verdik: Bilgisayar.
Peki neden televizyonda "başarısız" olan toplum, bilgisayarda "başarılı" oldu?
1. Zamanlama (Kritik Eşik): Televizyon, dile yerleştikten ve kavram zihinlerde işgal edildikten sonra ona isim bulmaya çalışsak da bir yere varamayacaktık. Ancak bilgisayar, henüz halkın evine girmeden, sadece üniversite laboratuvarlarındayken Aydın Köksal gibi vizyoner isimler tarafından Türkçeleştirildi.
Yani televizyon örneğinde,
Kent işgal edildi.
Bilgisayar örneğinde,
Kent işgal edilmeden önce etrafına kale inşa edildi.
2. Kavramsal Üstünlük: "Computer" sadece hesaplayıcı demektir. "Bilgisayar" ise veriyi işleyen makineyi daha derinlemesine tanımlar. Yani Türkçe karşılık, orijinalinden daha "akıllıca" bir tanım sundu.
3. Teknik Meşruiyet: Bu terimleri dilciler değil, bizzat o işi yapan mühendisler üretti. "Sunucu", "bellek", "yazılım", "donanım" gibi sözcükler, ideolojik birer "öztürkçecilik" kavgası olarak ortaya çıkmadı, teknik birer ihtiyaç olarak doğdu.
Tasarımcısı Olmadığımız Şeye İsim Vermek
Almanlar televizyonu icat etmediler ama ona kendi dillerinden bir isim verme hakkını kendilerinde gördüler. Almancada buna benzer binlerce örnek vardır.
Bizim "bilgisayar" örneğinde yakaladığımız o pırıltılı özgüven ise aslında her alanda her kavram için mümkündür.
Bir dilde terim üretememek, o alanda düşünce üretememek demektir. Eğer televizyona "uzakgörür" diyebilecek kadar dilimize ve zihnimize güvenseydik bugün sadece o cihazların "kullanıcısı" değil, belki de "yaratıcısı" olma yolunda daha sağlam bir psikolojik zemine sahip olurduk.
Sorun dilimizde değil. Türkçenin hayranlık veren ses ve dilbilgisi yapısının yanı sıra büyük bir anlam derinliği var. Sorun, özsaygımızda ve kendi dilimizin gücüne duyduğumuz inançta.